21 Ocak 2019 Pazartesi

Sofie'nin Dünyası | Kitap Yorumu


Herkese merhaba :) Gerçekten uzun zamandır okumayı çok istediğim bir kitabın gerçekten uzun olacağını tahmin ettiğim yorumuyla karşınızdayım. Açıkçası kitabı bu denli bekletmemi artık sorun etmiyorum. Hem kitabı okuduktan sonra şu anki düşünce yapımla okuduğum için, hem de kitap bana hoş bir anıyla hediye edildiği için. 
Ama lafı fazla uzatmadan biz kitabımızdan bahsedelim.


''Beyaz tavşan boş bir silindir şapkadan çıkarılır. Bu tavşan çok büyük olduğundan bu numara milyarlarca yıl sürer. İnce tüylerin en tepesinde çocuklar dünyaya gelir. İşte bu yüzden çocuklar bu inanılmaz sihirbazlık numarasına hayret ederler. Ama yaşlandıkça tavşanın tüylerinin diplerine doğru yerleşir, orada kalırlar.''


Kitapta felsefenin kısa bir tarihi anlatılıyor diyebiliriz. Ancak bu felsefi kuramlar bir kurgu dahilinde anlatılıyor. Aslında kitabı benim gözümde ilginçleştiren de buydu. Hem kitabı okumadan önceki araştırma sürecimde, hem de kitabı okuduğum süreçte.
15. yaş gününü kutlamaya hazırlanan Sofie, bir gün posta kutusunda garip bir mektup bulur. Bu mektupta yalnızca tek bir soru yazmaktadır ve işin garibi doğrudan Sofie'ye gönderilmiştir. Soru da şudur: 'Kimsin sen?'
Açıkçası Sofie bu soruya bir cevap bulamaz. Sahiden de, Sofie kimdir? İnsan kendini bilmez mi? Kendini nasıl tanımlayamaz? Değil mi?
Açıkçası, o iş o kadar kolay değil(miş). Zira bu soruya ilk etapta ben de yanıt veremedim. Yanıt verenlerin de ne denli açıklayıcı bir cevaba ulaştıklarından şüpheliyim. Zira benliğimizi dahi tam olarak tanımlayamıyoruz aslında. Biz kimiz? Kendimizi beklentiler, kısıtlamalar ve çeşitli insan ilişkilerinden sıyırarak bu soruya yalın bir cevap verebiliyor muyuz gerçekten? Bence en azından ilk etapta bunu pek de başaramıyoruz (gibi).


''Bizim için asıl ilginç olan, ilk filozofların ne gibi yanıtlar getirmiş olduğu değil, hangi soruları sordukları ve ne tür yanıtlar aradıkları. Tam olarak ne düşündüklerinden çok, nasıl düşündükleri önemli.''


Ama konu şu anda Sofie. Sofie bu soruyu aklında evirip çeviredursun, başka esrarengiz mektuplar da ardı sıra gelmeye devam eder. Sonrasında gizemli bir filozoftan garip ama bir o kadar da yalın ve ufuk açıcı bir felsefe dersi almaya başlar Sofie. Tabii biz okuyucular da.
Ancak kitabın konusu tam olarak Sofie ve aldığı felsefe kursuyla sınırlı değil. Kitap çok boyutlu bir kurguya sahipti. Açıkçası bu durum başlarda esrarengiz ve merak uyandırıcı gelse de, bir raddede birazcık zorlama bulduğumu söylemeliyim. Gerçi bu durumda da -işin büyüsü burada, o yüzden bu esrarengiz boyutu açıklamıyorum- bir nevi felsefik bir bakış açısı mevcuttu. Ayrıca yazarı belki de tam olarak bu yüzden gerçekten yaratıcı buldum.


''...Felsefe zararsız bir şey değil ve sadece eğlence için de yapılmıyor. Kim olduğumuzla, nereden geldiğimizle ilgili. Okulda hiç böyle bir şey öğrendiğimiz var mı?'
'Böyle soruları hiç kimse yanıtlayamaz ki zaten.'
'Ama biz bunları sormayı öğrenmiyoruz bile.'


Kitabımızın konusu kaba taslak olarak yukarıda özetlediğim, daha doğrusu özetlemeye çalıştığım şekildeydi. Ancak bunun da ötesinde bazı alıntılar üzerinden kitaba ve belli başlı konulara dair bir şeyler daha eklemek istiyorum.
Bunlardan biri de 'felsefe' ve 'kültür' kavramlarının pek çok insan tarafından doğru bir şekilde anlaşılmaması. Beni en irite eden şeylerden biri de 'kültür' kavramının tanımını tam olarak kavrayamadan bazı insanların çeşitli yorumlarda bulunup akıllarınca başkalarını küçümsemeye çalışmaları. 
Misal kitap okuyan bir insana -küçümseyerek- 'entel' demek gibi. Veya kırk yılın başında eline kitap alan birisinin bunu 'kültürleniyorum' şeklinde duyurması gibi. Bu bana oldukça anlamsız gelen bir duruma küçük örnekler. Tabii malesef ki arttırılabilirler de. Kültür aslında çok boyutlu bir kavram. Bunun derinliklerine en azından bu yazımda inecek değilim ancak şunu eklemeliyim ki, zaten bir toplumun içinde yaşıyorsa bir insan, ister istemez kültürlenmiştir. Çünkü kültür maddi manevi değerlerin tümüdür. 
Keza felsefe de çok boyutlu başka bir kavram. Ancak günümüzde ne yazık ki felsefe alanı 'boş konuşmak' veya 'boş düşünmekle' eşit sayılıyor. Ama peki buradaki 'boş' kelimesinin tanımı ne? Bence bu tanımları yapan biri için bu soru oldukça muallak olmalı.
Sofie ve annesi arasında geçen konuşmalar da bu duruma güzel bir örnekti esasında.


''Üç bin yılın hesabını göremeyen
Karanlıkta yolunu bulamaz,
Günü gününe yaşar ancak.''
Goethe


Felsefenin nitelikleri dahilinde refleksivite yani 'kendi üzerinde düşünmek' veya 'düşünmek üzerine düşünmek' olarak tanımlayabileceğimiz bir kavram da yer alıyor. Dolayısıyla her felsefi sistem kendi içinde bir tutarlılığa sahip. Ancak tabi ki tarihin ilerlemesi ve değişen standartlarla birlikte çeşitli toplumlarda yaşayan çeşitli görüşlere sahip filozoflar da ortaya başka düşünceler atabiliyorlar. Keza atmışlar da. İşte bütün bu çeşitlilik ve tarihin değişimine bağlı olarak değişen düşünce sistemlerini okumak insana farklı bakış açıları kazandırıyor. Bence felsefenin insana kattığı en önemli değer de bu.


''...'doğal utanma duygusu' gibi bir kavramın tutarsız olduğunu gösterebilmişlerdi. Çünkü eğer utanma duygusu doğal olsaydı, doğuştan gelmiş olması gerekirdi. Ama doğuştan bir duygu mudur bu Sofie, yoksa toplumun yarattığı bir şey midir? ''


Ancak az önce bahsettiğim örneklerde veya daha da başka konularda yer alan tabuların başlıca kaynağı da küçümsenme korkusu bence. Çünkü çoğunluk azınlığı korkutabilecek nitelikte. Eğer çoğunluktan farklı bir görüşü savunuyorsanız otomatikman 'anormal' oluyor ve garipseniyorsunuz. Bu da insanda yeni bir duygunun gelişmesine neden oluyor: Utanç duygusu. 
Bu durum kitapta başka örneklerle açıklansa da, bence benim verdiğim örnek de uygun oldu gibi. Aynı yukarıdaki alıntıda yazdığı gibi, ben de utanç duygusunun toplumla birlikte ortaya çıktığını düşünüyorum. Zira her toplumun kültürü, örf, adet ve inanç sistemleri bir noktaya kadar benzer olsa dahi birbirinden farklılar. Hatta bazıları birbirleriyle hiç benzemiyor bile. Dolayısıyla toplumdaki bu farklılık, bireylerin iç dünyasında da farklılaşmalara neden oluyor. 


''Düşüncelerimizi ve bilincimizi toplumdaki maddi yaşam koşullarının belirlediği görüşündeydi Marx. Tarihsel gelişme de bu maddi ilişkilere göre gerçekleşiyordu.''


Marx'a göre de bu böyleydi. Karl Marx toplumun iki temel yapıdan meydana geldiğini söylüyordu. Tıpkı bir bina gibi. Alt yapı yani temel ekonomik ve toplumsal ilişkilerden oluşurken; üst yapı düşünüş tarzı, sanat, bilim, politika ve felsefe gibi alanlardan oluşuyordu. 
Bunu bir noktaya kadar Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisiyle bağdaştırabiliriz aslında. Yani alt yapı ne kadar sağlam, dayanıklı olursa; üst yapı da o denli sağlam kalabilecek, her şeyden öte değişim ve gelişime açılabilecek, buna imkan bulabilecektir.


''Bingenli Hildegard vaizdi, yazardı, hekimdi, botanikçiydi ve doğa araştırmacısıydı. Üstelik 'bir bakıma kadınların Ortaçağ'da erkeklerden daha pratik -ve aslında daha bilimsel- olduğuna güzel bir örnekti.' Buna rağmen ansiklopedide adı bile geçmiyordu. Tam bir rezalet!''


Sofie'nin aklına takılan bir durum vardı. Tabii kitaptaki sürpriz isminde. Ama konumuz şu anda o isim değil. Konumuz Sofie'nin, sürpriz ismin ve benim aynı anda aklımıza takılan o soru: 'Neden tüm filozoflar erkek?'
Çünkü o dönemde kadınlar bastırılmıştı. Gerçi kadınlar tarihin her döneminde malesef ki öyle ya da böyle bastırıldılar. Ancak benim şaşırdığım nokta, kadınları bastıranlar arasında bazı filozofların da yer alması olmuştu. Evet, toplumu etkiledikleri gibi toplumdan etkilenmeleri de olasıydı ancak yine de bu durum bana garip geldi işte. Sanırım hayal kırıklığına uğradım.
Misal Aristoteles kadını 'tamamlanmamış bir erkek' olarak görüyormuş. Bir de üstelik bu düşüncesini sağlam temellere de oturtmuş, tabii kendi düşüncesi içerisinde. Bu yüzden de daha sonrasında kilise tarafından oldukça kabul görmüş bu görüşü. O dönemde düşüncelerden bu denli korkan bir kurumun bir düşüncenin fanatiği olması da ne ironik ama.


''En önemli kitabı 1949'da yayımlanan Öteki Cins'ti.'
'Ne kastediyordu bununla?'
'Kadını. Kadın ancak bizim kültürümüz tarafından 'öteki cins' haline getirilmişti Beauvoir'a göre. Bu kültürde sadece erkek, özne olarak ortaya çıkarılabiliyordu. Kadın ise erkeğin nesnesi yapılmıştı. Böylece kendi yaşamına yönelik sorumluluğu da elinden çekip alınmıştı.''


Ancak tabii bu görüşe katılmayanlar da olmuştu. Ancak çok çok sonrasında. Onlarca düşünen ve hakkını aramaya cüret eden kadın çeşitli bahanelerle öldürüldükten, hatta 'cadı' damgasıyla yakılıp can verdikten sonra onları savunanlar da çıkmıştı. Ama ne acı! Her şey olup bittikten sonra bir şeyler için çabalanmaya başlanması.


''...kadını baskı altında tutan yalnızca erkek değildir, yaşamın sorumluluğunu ele almayan kadın kendi kendine de baskı uygular.'
'Kendi karar verdiğimiz kadar mı özgür ve bağımsızız?'


Demin bahsettiğim ilginç duruma bir kez daha değinmek istiyorum. Hani şu bazı kelimelerin tanımını tam olarak bilmeden o kelimeleri alaylarında kullanan kişiler hakkındaki mevzu. İşte o kelimelerden biri de 'feminizm.' Eğer kadınları savunan en ufak bir şey söylerseniz ve karşınızdaki kişi sizin görüşünüze katılmıyorsa anında 'feminist' damgası yersiniz. Damga diyorum çünkü karşıdaki kişi bu sözcüğü dudaklarından adeta tükürürcesine çıkarıyordur (muhtemelen). 
Ancak feminizm kadınları ayrıcalıklı görmek değildir. Aksine kadın erkek eşitliğini savunur. Açıkçası ben  tüm beklentileri erkek üzerinde toplamaya da karşıyım. Her birey en başta  kendi yaşamı için yuları ele almalı bence. Kendi hayatının yularını. Aksi halde başkasının himayesi altında oradan oraya sürüklenmek ve bu tabuları beslemek durumunda kalabiliriz.


''Şimşek çaktıktan sonra biraz zaman geçer, ancak ondan sonra duyarız gök gürültüsünü. Çünkü ses dalgaları ışık dalgalarından daha yavaş hareket eder.
...yıldızlar da böyle. Binlerce ışık yılı mesafedeki bir yıldıza bakınca, binlerce yıl önceki bir olayın 'gök gürültüsünü' görüyorum.''


Yorumumun sonuna yavaştan geldim sayılır. Açıkçası bu yazı bir kitap yorumundan fazlası oldu benim için. Tabii bloğum için de. Ancak kitabı okurken her defasında birileriyle konuşma ihtiyacı hissettim. Bu ihtiyacımı bir raddeye kadar yakın bir arkadaşım sayesinde giderdim diyebilirim ama Kağıttan Dünyam'da da sizlerin yorumlarını okumak ayrıca hoşuma gidiyor.
Biliyorum uzun bir yazıydı. Umarım siz de kendi fikirlerinizi benimle paylaşırsınız. Son olarak, eğer siz de benim gibi düşünce ağırlıklı kitaplardan hoşlanıyorsanız kitabı seveceğinizi düşünüyorum. Dolayısıyla öneriyorum da.
Yazarın başka kitaplarını okumayı da istiyorum açıkçası. Bana önerilerde bulunacaklarınız varsa da buyurun yorumlara :)

Şimdilik hoşçakalın. Bol kitaplı, güzel günler :)











20 yorum:

  1. Henüz üniversiteye başlamadan okumuştum(1995). Bana felsefeyi sevdiren bir kitaptı. O posta kutusuna konan mektupları bende merakla beklerdim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kitabın yalın bir anlatımı olduğundan ve görüşler kurgu içene yedirilerek anlatıldığından okunması kolaydı. Ben de felsefeye ısındıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Başlangıç için ideal. Yorum için de teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Uzun kitap yorumları güzel :)

    YanıtlaSil
  3. Okuduğum kitabı çok güzel tanıtmışsınız.Herkesin okumasını tavsiye ederim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Felsefeye soğuk bakanları bile belki ısındırabilir. Merak uyandırıcıydı :)

      Sil
  4. Lise zamanı okumayı sevmediğim zamanlar zorla okutulmuştu, iyi ki okutulmuş farklı bir dünya gerçekten... Filmini de tavsiye ederim...Selam ve Dua ile...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dayatmalar insanı soğutabiliyor. Filmi olduğunu bilmiyordum, bir bakayım. Teşekkürler.

      Sil
  5. Uzun zamandır listemde olan bir kitap anlaşılan okunma sırası gelmiş. Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
  6. önemli kitap yaa. yorumların da çok iyiydi bak. felsefe bizde çok sevilir hihi. duygusal toplumuz yaaa ondan yanii :) bikaç hoca var, ionna kuçuradi, nermi uygur, betül çotuksöken, füsun akatlı ( bu müthiş yaa) (kürk kamtolu madonna nın girişini yazan, edebiyat ve felsefe hocası). ne güzel kitaplar okuyoon filmler izliyoon. heu bak bi de sophie'nin seçimi var ne film bi izle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Felsefenin sevilmeme sebebi sevilmeyecek şekilde öğretilmesi bence. Ezber ezber ezber :) Ancak bir şeyleri yalnızca kendin için yapınca yani ortada zorlama, diğer bir deyişle bilgileri zorla beyne tıkmaya çalışma durumu olmadığında insan keyif alarak öğreniyor. Bunun tadı ve getirisi de daha farklı tabi ki. Filmi de az evvelki yorumda öğrendim. Aynı film sanırım, bakayım ona da. Teşekkürler :)

      Sil
  7. heeey ya baksanaa, ayrıntı yayınlarında ve metis de buna benzer konularda kitap çok yani. bi hoca var bak, nurdan gürbilek. çok iyi kitapları. değişik bi felsefe için de, siddarta çok iyi, hermann hesse. kültür de raymond wiilams var bu konuda. ya ne kitaplar var yaaa. bir de kitap-lık diye bir dergi. her sayıda böyle bir konuyu inceliyor, feminizm, kültür gibi. ayyy ne kadar küntürlüyüzz yaa biz yaa biz yaa :) bi kitap okudum hayatım felsefe oldu kikiriki. yapıştırma kültür diyom böyle durumlardaaaa :) peruk gibi kikiki :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen özellikle de Metis'ten bu tip kitapları çok görüyorum. Siddarta duymuştum. Denk gelirse okurum bir ara. Kitaplık dergisine de bakayım. Yaşasın öneriler! :)

      Sil
  8. Yıllar önce okuduğum bir kitaptı.Eski günler geldi aklıma.Güzel bir yazı olmuş.

    YanıtlaSil
  9. Kitabı lisede felsefe gördüğümüz sene okumuştum ne kadar üniversite sınavında Felsefem eksiye düşmüş olsa da kitap çok güzeldi :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hikayeleştirilerek anlatılması hoş olmuş :)

      Sil
  10. Ben de lise ikide okumuştum. Hatta bendeki baskı çok eskiydi, annemindi. Arkadaşlarım yeni baskı almışlardı hep, ben de benimki farklı bir kitap sanıp korkmuştum birkaç gün boyunca :D Çok sevdiğim bir kitaptır Sofi'nin Dünyası. Yorumunla birlikte tekrar okumam gerektiğini düşündüm. Ayrıntıları pek hatırlayamıyorum ama sonu beni çok etkilemişti mesela. O zamana kada düşünmediğim şeyleri düşünmeye itmişti.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim de bir arkadaşım okuyordu kitabı ama pek sevmemişti. Yine lise 2 civarındaydık :) Bunun üstüne gözüm hep olumsuz yorumları gördü sanırım ki okumaya çekiniyordum. Sonra kitabın fiyatı da bir hayli artınca almadım. Ama şimdi okuduğumda çok beğendim kitabı. Üzerinde düşündüren konulara değinmiş. Zaten bir sürü post-it yapıştırdım :) İleride tekrardan okumak da istiyorum. Çünkü zamanla düşünceler değişebiliyor. Ve kitap düşünce dolu, muhtemelen benim de çeşitli konulardaki düşüncelerim biraz değişim geçirecektir. Yorumun için teşekkür ederim, sevgiler :))

      Sil