16 Ağustos 2018 Perşembe

Ruhlar Evi | Kitap Yorumu


Herkese merhaba :) Çok sevdiğim bir şeyi anlatmaya bir türlü başlayamıyorum. Başladıktan sonra da duramıyorum. Sanırım yine aynı durumun içerisindeyim. Bu zamana kadar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi Ruhlar Evi. 


İnsan dediğin kaç zaman yaşar sonunda?
Bin gün müdür yaşadığı tek gün mü yoksa?
Bir haftacık mı? Yüzlerce yıl mı?
Kaç zaman sürer kişinin ölmesi?
Ya sonsuzluk, onun anlamı ne?

Pablo Neruda


Aslında kitabı hakkında hiçbir bilgim olmadan salt büyülü gerçekçilik akımıyla yazıldığını bildiğim için almıştım. Kafamda, meşgul olduğum dönemlerde aç insanların açken kurduğu yemek düşleri gibi kitaplara dair planlar vardı ancak onlar da sadece düş oldu görüldüğü üzere. Zaten oldum olası belli bir sıralama veya listeye bağlı kalamam. Büyülü gerçekçilik akımıyla ilgili kitapları belli bir zaman diliminde sistematik olarak okumayı planlamıştım ama gerek bahsettiğim sebepler, gerekse bu konudaki elimde bulunan kitap yetersizliği buna engel oldu. Ne yapalım ben de parça parça okurum :)

Bu kitaba da instagramda başlatılan okuma etkinliği ile başlamış ancak kitabı yaya yaya okumak zorunda kaldığımdan gruptan bağımsızlaşmıştım. Bir de bu aralar kitabım bitince bir şeyler okumak istesem bile ne okuyacağıma bir türlü karar veremiyorum. Zaman zaman da sinir bozucu oluyor bu durum.
Neyse, bu kadar tantanadan sonra biraz da kitabımızın konusuna ve benim kitaba dair bastırılmış duygu, düşünce ve en önemlisi beğenilerime gelelim :)



Del Valle ailesinin kızlarının evliliğinden başlamak üzere, bir ailenin üç kuşak boyunca başlarından geçenleri ve bu süreçte meydana gelen askeri darbe ile bu darbenin ülkeye verdiği zararı, insanların üzerindeki kıyımı şiirsel bir dille ama aynı zamanda apaçık bir şekilde anlatıyor yazarımız. 

Kitabın o denli çok katmanı vardı ki, şimdi sizinle hangi katına yolculuk yapsam, size hangi olayı anlatsam hep bir şeyler eksik kalacak biliyorum. Zaten bence aksi de mümkün değil. Kitabın dörtte üçü ailenin başından geçenlere odaklı olsa da ülkede olup bitenler ve halkın genel durumu okuyucuya alttan alta anlatılıyordu. Ancak kitabın o son kısmında ise bu durum daha da bir açıklık kazanıyor ve her şey, yani insanlığın asla değişmeyen o yalın acımasızlığı apaçık anlatılıyordu. 


"Alba'ya başından geçmekte olan bu korkunç ve gizli olaya tanıklık eden bir belge yazmasını önerdi. Öyle ki bilmek istemeyenlerin, normal bir yaşantı yanılsamasını sürdürmeye gücü yetenlerin, bir acılar denizinde pusulayı şaşırmış bir salda olduklarını yadsıyabilenlerin, tüm kanıtlara karşın kendi mutlu dünyalarının birkaç sokak ötesinde başkaları bulunduğunu, bu başkalarının da hayatın karanlık yüzünde yaşayıp öldüğünü bilmezlikten gelebilenlerin dingin yaşamına koşut olarak böyle bir dehşetin varlığını sürdürdüğünü dünya öğrenmeliydi."


Milletler yıllar boyunca bir şeyler için savaştı. Aslında milletler değil bence, insanlar hep bir şeyler, daha doğrusu tek bir şey için savaştı: Güç. Ve sonunda bu savaşı kendince kazanan bazı gruplar kıyıma yol açtı. Halk da kendini savundu. Aynı bu kitapta olduğu gibi. Bir de yeri gelmişken söyleyeyim çünkü içimde kalacak; biz, neden sadece biz diyoruz. Neden başkalarının acılarına karşı bu denli körüz. Evet milliyetçilik güzel bir şey ama ırkçılık değil, bana göre. Önemli olanın yalnızca insanlık olması gerektiği halde; bunun yanı sıra hepimizin damarlarında aynı kırmızı sıvı akarken, aynı et parçası güm güm atıp kan pompalarken, insanlar neye göre gruplara ayrılıyor ve kendi özgürlükleri adına yaptıkları fedakarlıklar küçümseniyor veya yüceltiliyor? İşte bunu anlamakta zorluk çekiyorum. 

Bir de son dönemde gerek izlediklerim, gerek okuduklarım, gerekse gördüklerim sayesinde şansa inanmamaya başladım. Her şeyin bir zincir halkası gibi birbirine bağlı olduğu fikri daha mantıksal sanki, suçu şans gibi soyut bir kavrama atmaktansa. Aslında bundan Cloud Atlas filminin yorumunda da ( TIK TIK! ) bahsetmiştim. Yani geçmişten geleceğe yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla birbirimize bağlı oluşumuzdan. Alba'nın kitabın son kısmında farkına vardıkları da buna güzel bir örnek olabilir tabi.

Bunların, yani kitabın düşünmeye sevk etmesinin yanı sıra, kitap oldukça farklı ve birbirinden renkli karakterlere sahipti. Kadınların sadece bir et parçası olarak görüldüğü kısımlar -ki bunlar bir hayli fazlaydı- hoşuma gitmese de, yazarın var olan şeyleri aktardığını düşündüğüm için bunu olumsuz bir eleştiri olarak kullanmayacağım. Çünkü zaten büyülü gerçekçiliğin mantığı bu değil midir temelde: Gerçeği büyülü bir şekilde anlatmak. 

Gerçekten de büyülü bir kitaptı. Okumadıysanız ve konusu birazcık dahi olsa ilginizi çektiyse muhakkak okuyun derim. Kitabın son cümlesiyle beraber en başa dönmem bir oldu. Hatta ilk paragrafını bir daha okudum. Öyle ki, az kalsın bir daha başlayacaktım kitaba. Galiba bu durum kitabı ne denli beğendiğimi açıklıyordur.
Bu arada bana Marquez kitapları dışında büyülü gerçekçilikle yazılmış kitaplar önerebilir misiniz? Bunu instagramda da paylaşmıştım ama pek bir dönüt alamadım. Ama bloğumdan umutluyum :)

Şimdilik hoşçakalın. Bol kitaplı, musmutlu günler :)



ALINTILAR

"Clara durumun gülünçlüğü­nü kavrar ve defterine bu çelişkiyi yazardı: kürk mantoları, süet çizmeleriyle annesi ve öbür hanımların mavi önlüklü, elleri kıza­rıp çatlamış, bir avuç boynu bükük işçi kadına ezilmekten, eşit­likten, haktan dem vurmaları.."


Miguel "Öyle şeylerin başka ülkelerde olup bittiğini sanırsınız hep," dedi. "Ta ki bizim de başımıza gelinceye kadar."


Öfkenin habis bir tümör gibi varlığıma yayıldığını, hayatı­mın en güzel saatlerini zehir edip beni sevecenlik ve acımadan yoksun bıraktığını görür gibi oluyordum.


Jamie, "Sanırım ölmeye karar vermiş," dedi. "Bilim bunun çaresini bilmiyor."


"Öğrenmen gereken çok şey var," diye söylendi. Alnını pencerenin o kirli camına dayadı ve, "Almak istediğim oranda vermeyi hiç becerebilecek miyim, acaba? diye düşündü.


“Ah'larının yerde bırakılmaması gereken herkes adına benim öç almam çok güç bir şey, çünkü bunu ya­parsam benim aldığım öç de aynı aman dinlemez törenin bir par­çası olup çıkar. Bu korkunç zinciri kırmalıyım. Hayattaki işi­min, omzuma yüklenen ödevin kinleri sürdürmek değil, yalnızca şu sayfaları doldurmak olduğuna inanmak istiyorum...”











8 yorum:

  1. Okurken çok keyif aldığım bir kitaptı.
    Yazıdaki çağrışımlar tekrar o atmosferi yaşattı.
    Paylaşım adına teşekkürler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beğenmenize çok sevindim, ben teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Bunu da not alayım. Emeğinize sağlık:) Bu arada büyülü gerçekçilikle ilgili kitap aklıma gelmedi. Gelirse paylaşırım.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne zaman isterseniz yorum bırakabilirsiniz, sevgiler :)

      Sil
  3. Bende var ama henüz okuyamadıklarımdan :(( Kitap okuyamıyorum ya, eski tempoma dönemiyorum bir türlü :((

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Belki de sıcaklardandır. Bugün resmen fön makinesinden sıcak rüzgar esiyor gibi hissettim. Havalar biraz serinleyince okumak da daha keyifli hale geliyor. Kitap da elindeyse, kendini hazır hissettiğin bir zamanda muhakkak okumanı öneririm :)

      Sil
  4. Yine çok güzel bir kitap yorumu :) umarım yakın zamanda okuyabilirim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beğenmene çok sevindim, teşekkür ederim :) Benim beğeniyle okuduğum bir kitaptı. Hatta şu an favori kitaplarımdan biri. Ama beklentini yükseltmek de istemem. Bazen yüksek beklenti iyi olmayabiliyor çünkü.

      Sil